
Cezadan yahut askerlikten kaçmak için deli taklidi yapmanın gerçek hayatta işe yarayıp yaramadığını, sen-ben gibi normal bir kişinin deli raporu alıp alamayacağını hep merak etmişimdir.
Elbette şimdilerde, nörolojik külliyatın içinden geçmiş bir heyeti geçebilmek; hele ki kimyasalların, tahlil ve MR’ların havada uçuştuğu çağda pek de mümkün olmasa gerek. Adli Tıp, bu gibi işler için de mesaide. Günümüzün gelişmiş nörogörüntüleme ve objektif psikometrik testlerini hiç saymıyorum.
Birinci dünya harbi yıllarında üçüncü ordunun bordrolu mütehassısı Nazım Şakir, askerlikten kaçmak için deli taklidi yapanları “mütemarız” deyip gerisin geri birliğine postalamasıyla meşhurdu.
Hoca; hasta taklidi yapan, yalandan hasta gibi görünen kişiler konusunda o denli uzmanlaşır ki “temaruz ve teşhis” adlı bir çeviri kitap dahi yazar.
Doktor Şakir, gördüğü son derece başarısız mütemarız vak’alarından yılmış olacak ki ahalinin ancak kendi ‘zekâsı ve ilmiyesi nispetinde’ deli taklidi yapabileceğini ve memleketin bu alandaki seviyesi malum olduğundan yapılan taklitlerin hayli basit ve cahilane olduğunu söyler.
Kendi zekâsı nispetinde ifadesini; “kafaya huni takıp garip sesler çıkarmak” ve bunun da etkili olabileceğini düşünmek olarak özetleyebiliriz.
Günümüzde Psikiyatrik Değerlendirme ve “Temaruz”un Zorluğu
Şimdilerde, bir kişinin gerçekten akıl hastası olup olmadığını anlamak, Dr. Nazım Şakir’in zamanındakinden çok daha karmaşık bir süreci gerektirir.
Modern psikiyatri, yalnızca klinik gözleme değil, aynı zamanda; Minnesota Çok Yönlü Kişilik Envanteri gibi, kişinin cevaplarında tutarsızlık veya “iyi görünme” çabasını tespit edebilen standardize edilmiş testlere, beyin aktivitesindeki yapısal veya işlevsel anormallikleri gösteren fMRI ve PET taramalarına yani nörogörüntülemeye ve derinlikli gözlem sürecine dayanır.
Özetle “Temaruz” (gerçekte var olmayan semptomları kasıtlı üretme), artık sadece “garip sesler çıkarmak”tan çok daha incelikli bir performans gerektirir.
Hekimler, özellikle adli vakalarda, hastaların anlattıklarını davranışlarıyla ve objektif bulgularla karşılaştırarak değerlendirir. Bu nedenle, profesyonel olmayan birinin bu sistemleri tutarlı bir şekilde aldatabilmesi imkansıza yakındır.
Buraya bir not bırakalım; “Delilere ve okumaya meraklıysanız Hacettepe Üniversitesi tarih bölümü hocalarından Rüya Kılıç’ın ‘Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Delilik’ adlı eserini incelemenizi öneririm.”
Meşhur Mazhar Osman ise yine savaş sırasında kendisine getirilen on binlerce mütemarızdan bir tekinin dahi kendisini aldatamadığıyla övünüp yöntemini “biraz soğuk su ve bir iki tokatlama” olarak ifşâ eder.
Kişinin hayali arkadaşlarıyla sohbetini konu alan daha eğlenceli bir örnekle konuya renk katalım. Cenovalı Vinnie lakabıyla meşhur İtalyan bir mafya lideri; sürekli altına kaçırarak ve sürekli kendi kendine konuşarak hekimleri 1997’ye kadar aldatmayı başarır.
Ölmeden iki yıl önce 2003’te herkesi kandırdığını ve ekibini deliler koğuşundan idare ettiğini itiraf edecektir.
Meşhur Rosenhan Deneyi
Psikiyatrist David Rosenhan; “Bir kişinin akıl sağlığının yerinde olup olmadığı veya akıl sağlığının derecesi kesin olarak anlaşılabilir mi?” sorusuna uzun yıllar önce cevap arar ve alanında sarsıcı sonuçlar elde eder.
Rosenhan ile birlikte hiç bir rahatsızlığı olmayan; üç psikolog, bir psikiyatr, bir öğrenci, bir pedagog, bir ev kadını ve bir ressamdan oluşan sekiz kişi, gaipten sesler duyduklarını söyleyerek ayrı ayrı kliniklere başvururlar.
Kliniğe kabul edildikten hemen sonra, rahatsızlıkları kalmadığını söylemeleri ve normal davranmaları konusunda anlaşmışlardır ve öyle de yaparlar. İlginç olan şudur ki, tüm hekim ve klinikler bu 8 kişilik grubun tamamına hastalık teşhisi koyar.
Biraz uzun ancak gayet ilgi çekici bu kurgu senaryonun devamını merak edenlerin Rosenhan deneyi hakkındaki araştırmaları okumalarını öneririm. Hatta, Rosenhan’ın bu bulgulara tepki gösteren bir hastane, “sahte hastaları tespit edeceğini” iddia eder.
Rosenhan da bu iddiayı kabul eder. Üç ay sonra hastane, 193 hastadan 41’inin sahte olduğundan şüphelendiklerini açıklar. Oysa Rosenhan hiç kimseyi göndermemiştir. Bu da psikiyatrik teşhis koyma sürecindeki önyargıların ve zorlukların altını bir kez daha çizmiş olacaktır.
Toparlayalım, konu – eğer mevzuat değişmediyse – ceza hukukunda tam ve kısmi akıl hastalığı olarak iki başlıkta inceleniyor; kişinin alacağı cezalar da buna göre takdir ediliyor. Ceza alan kişi hakkındaki tüm takdir hakları da ailesine geçiyor.
Bakınız kanunlar ne der; “Failin kısmi akıl hastası olduğu raporla tespit edilirse verilecek ceza 47. Maddede düzenlenen oranlarda indirilecektir. İdam cezasına hükmedilmesi gereken durumlarda fail için 25 seneden aşağı olmamak üzere ağır hapis cezası verilir.
Bu hükümler, Türk Ceza Hukuku’nda ceza ehliyeti kavramının ne denli ciddiye alındığını gösterir.
Ancak unutulmamalıdır ki, “akıl hastalığı” teşhisi konulabilmesi için kişinin işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama ve bu fiille ilgili davranışlarını yönlendirme yeteneğinin belirgin şekilde azalmış olması gerekir.
Basit bir “deli raporu” almak değil, ciddi ve kronik bir psikiyatrik bozukluğun kanıtlanması söz konusudur. Aksi takdirde, temaruz yapmaya çalışan biri, hapis yerine, belki de hapisten daha az özgürlüğe sahip olacağı, zorunlu tedavinin uygulandığı bir psikiyatri kliniğine sevk edilebilir.
Müebbet ağır hapis yerine 10 seneden 15 seneye kadar ağır hapis cezası verilmelidir. Diğer cezalar ise üçte birden yarıya kadar indirilir.”
- 0 Yorum
- Sağlık
- Ekim 3, 2025

